KANUN KOYMAK DEMEK, ALLAH`A KARŞI SAVAŞ AÇMAK DEMEKTİR!

13-09-2017

KANUN KOYMAK DEMEK, ALLAH'A KARŞI SAVAŞ AÇMAK DEMEKTİR!

 

Allah'tan başka kanun koymaya kalkanlar, Kur'ân tabiriyle Allah ve Resûlü'ne karşı kanun koyma, hudut çizme yarışına çıkmışlar, Allah ve Resûlü'ne karşı savaş ilan etmişlerdir!

İşte âyet-i kerime:

"Onlar ki; Allah ve Resûlü'ne karşı hudut çizmeye (kanun koymaya kalkışırlar), kendilerinden öncekiler çarpılıp (çırpıldıkları) gibi bunlar da çarpılır (çırpılırlar). Hâlbuki biz, (kanunlara dair) açık açık âyetler indirmişizdir. (Bütün bunlara rağmen kanun koyanlar kâfir olmuşlardır.) İşte böyle kâfirler için alçaltıcı (rezil ve rüsva edici) bir azab vardır." (Mücadele Sûresi, 5)

"Yuhâddûne" müfâale bâbından gelen bir fiildir. Müfâale bâbı, mücadele, müsaraa, müsabaka kelimeleri gibi yarışmayı, birbirine karşı çıkmayı, birbirinden ileri geçmeyi, birbirini yenmeyi ve neticede birbirinden üstün olduğunu ifade eden bir babdır.

Ayetteki "Yuhâddûne" kelimesini bu ölçüye vuracak olursak, mânâ şu olur: Onlar, kanun koymada, hudut çizmede Allah ve Resûlü'yle yarışa, yarışmaya çıkarlar ve derler ki: "Allah ile O'nun Resûlü'nün kanunları varsa, hudutları varsa bizim de kanunlarımız vardır, hudutlarımız vardır. Ve biz, kendi kanunlarımızı uygularız, hatta uygulamaktayız."

Şimdi şeriatı kaldırıp devlet yönetimine insan yapısı kanunları koyanlara bu açıdan bakıldığı zaman görülecektir ki, kendilerini veya kendi gibi insanları Allah'ın seviyesine, hatta daha üstün bir seviyeye çıkararak Allah'a karşı çıkmış, kendilerinin ilâh olduğunu, Firavunlar gibi Rab olduklarını, put olduklarını ilan ederler.

Buna göre bunlar kâfir olmuş olmuyorlar mı?

Buyurun, cevabını siz verin! Nitekim Beyzavî de bu kelimeyi: "Kanun koyarlar veya insanların koydukları kanunları Allah ve Resûlü'nün indirdiği ve beyan ettiği kanunlardan üstün görürler!" şeklinde tefsir etmiştir.

Bu açıklamaya göre âyeti tekrar gözden geçirelim: "Ama o kimseler ki, kanun koymada, hudut çizmede Allah ve Resûlü'yle yarışmaya girerler ve, "Sizin kanunlarınız varsa bizim de kanunlarımız vardır, bizler de kanun yaparız, hem de daha iyisini!.." diyenler var ya, kendilerinden önce aynı iddiada bulunan Firavunları çarptırdığımız, tepelediğimiz ve yerlere serdiğimiz gibi, bunları da çarparız ve yerlere sereriz. Çünkü bunların kanun yapmaya ne hakları vardır, ne de güçleri yeter ve ne de buna ihtiyaç vardır. Hâlbuki biz, her hususta açık açık âyetler indirdik, hüküm ve kanunları gönderdik. Bütün bunlara rağmen şeriatı kaldırma küstahlığında bulunanlar ve kanun koyma yetkisini kendilerinde görenler dinden çıkmış ve kâfir olmuşlardır. İşte Allah ile yarışma cüret ve küstahlığında bulunan bu kâfirlere alçaltıcı, rezil ve kepaze edici bir azab vardır!.."

Ya bunları sevenler?

Allah'ın şeriat kanunlarını devlet yönetiminden kaldırıp da kanun koyma cüret ve küstahlığında bulunanları sevenler ve onların arkasından gidenler hakkında da Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

"Ey Habibim! Sen, Allah'a ve ahirete iman edenlerden hiçbir kimse bulamazsın ki, bunlar babaları veya oğulları veya kardeşleri veya soy sopları olsalar dahi, Allah ve Resûlü'ne karşı (kanun koyma) hudut çizme yarışına çıkma (cüretini) gösterenleri sevsinler (sevmezler, sevemezler...)!"(Mücâdele Sûresi, 22)

Âyeti biraz daha açıklayalım: Allah ve Resûlü'ne karşı savaş açanları, yani Allah'ın gönderdiği Şeriat kanunlarını devlet yönetiminden kaldırıp da kendi kafalarına göre kanun koyanları, anayasa yapanları sevenler de, onları oylarıyla, kalemleriyle ve paralarıyla destekleyenler de onlar gibi dinlerini, imanlarını kaybedip kâfir olurlar. Hem dünyada hem de ahirette onların yanında ve safında yer alırlar!

Çünkü şeriat kanunlarını kaldıranlar, Allah ve Peygamber düşmanlarıdır. Allah'a ve ahirete iman edenler arasında Allah ve Peygamber düşmanlarını sevenler bulunmaz ve bulunamaz. Uzak veya yakın akrabaları olsalar da, yine sevemezler. Bütün bunlara rağmen sevenler çıkarsa, onlar da kâfir olurlar.

Çünkü küfre rıza göstermek de aynı şekilde küfürdür, kâfirliktir. Keza, küfre rıza göstermek, küfrü sevmek kâfirlik olunca bunların ötesinde Allah düşmanlarını malıyla, kalemiyle, oylarıyla destekleyenler kâfir olmazlar da ne olurlar? Kim buna "hayır" diyebilir, hangi hoca bunların avukatlığını yapabilir, bunları müdafaa edebilir?

Demek ki, burada üç kişi kâfir oluyor:

1- Allah ve Resûlü'ne karşı kanun koyma yarışına çıkanlar.

2- Bunları sevenler, hele malıyla, oyuyla onları destekleyenler.

3- "Hayır, bunlar kâfir olmaz!" diyen ve bunların avukatlığını yapan hocalar.

Önemine binaen Sûre-i Yûsuf'taki 38-40. âyet-i kerimeler’in ışığında ve "Fî Zilâli'l-Kur'ân", yani "Kur'ân'ın Gölgesinde" tefsirinden yararlanarak mevzua daha da açıklık getirmeyi faydalı görmekteyiz:

"Ey mahpus arkadaşlarım! Ayrı ayrı bir sürü uydurma tanrılar mı daha iyidir, yoksa her şeyden üstün tek Allah mı?.."

İnsan fıtratını en hassas yerinden yakalayıp şiddetle sarsan bir sualdir bu!.. İnsanoğlu fıtratı itibariyle, kendisinin bir tek ilâhı olduğunu bilir. Şu hâlde, birçok rabler edinmek neyin nesidir? Rabliğe lâyık bulunan zâta ibadet edilir, O'nun emirlerine ve gönderdiği Şeriat’a hürmetle uyulur. Ki, bu da her şeyden üstün olan tek Allah'tır!..

Kâinatın sadece bir tek hükümdarı ve her şeyden üstün bir tek ilâhı bulunduğu kesinlikle bilindiğine göre, kâinattan bir cüz olan insanların da hükümdarı ve tek Rabbi elbette O ilâhtır. İnsanoğlunun Allah'ın bir ve her şeyden üstün olduğunu yakînen bildikten sonra, bir an için de olsa, başkasını Rab edinerek ona boyun eğip emrine tâbi olması caiz değildir. Rabbin, bu kâinatı idare eden ve onun tek sahibi bulunan bir ilâh olması gerekir. Kâinatın idaresinden aciz olan bir nesne veya şahsın insanlar üzerinde hükümran olması elbette düşünülemez!.. Allah'a ortak koşulup kendisine rablik izafe edilen yaratıklar, beşer oldukları için cahilce heva ve heveslerini tatmine çalışırlar. Rubûbiyet izafe edilen bu sahte ilâhlar, gözle görülebilecek mesafenin hemen arkasındakini görmekten dahi acizdirler. İnsanların, ilâhlaştırılmış bu yaratıklara boyun eğip teslim olması yerine bir ve her şeyden üstün olan Allah'a teslim olup ibadet etmeleri şüphesiz ki daha iyidir. Beşeriyet, müteaddit ilâhlar vücuda getirmek, bu ilâhlar etrafında gruplara ayrılarak mücadelelere girişmek suretiyle talihsizliğin en büyüğüne duçar olmuştur. Yeryüzünün bu uydurma ilâhları, Allahu Teâlâ'ya ait olan hâkimiyet ve rubûbiyet vasıflarını kendi kendilerine mâl ederler. Bazen de halk, korku telkin veya propagandalar karşısında onlara bu vasıfları vermek bedbahtlığına düşer. Bu uydurma ilâhlar bir an dahi ihtiraslarından, heva ve heveslerinden ayrılmazlar. En mühim istekleri, devamlı saltanat sürmek ve arzularını yerine getirmektir. Saltanatlarını tehdit eden ve onun devamını tehlikeye düşürecek olan her kuvveti ortadan kaldırarak, saltanatlarını kuvvetlendirmeye devam ettirmek için çeşitli şarlatanlıklarla bütün imkânlarını seferber ederler.

Her şeyden üstün ve bir olan Allah, bütün âlemlerden müstağnidir. O, insanlardan –gönderdiği nizâm dairesinde– takva, iyilik, amel ve ilerlemeden başka bir şey istemez. Bütün bunları da kendileri için ibadet olarak kabul eder. Kullarının üzerine farz kıldığı şeyleri dahi, onların kalp ve duygularına istikamet vermek için farz kılmıştır. Bu farzları yerine getirmek suretiyle hem dünya hem ahiret hayatlarını mamur ederler. Yoksa Allah kullarının ibadetlerine katiyen muhtaç değildir! "Ey insanlar! Sizler Allah'a muhtaç olanlarsınız. Allah ise her şeyden, herkesten müstağni ve övülmeye lâyık olan yegâne ilâhtır!" Bir ve her şeyden üstün olan Allah'a kulluk etmekle ilâhlaştırılan şahıslara kulluk etmek arasındaki farkı bir düşününüz!..

Daha sonra Hz. Yusuf, cahiliyetin akide ve yıkıcı inançlarını tenkit etmekle bir adım daha atıyor:

"Allah'ı bırakıp taptığınız, sizin ve babalarınızın adlandırdığı putlardan başka hiçbir şey değildir. Allah onların doğru olduğuna dair bir delil indirmemiştir…" (Yûsuf Sûresi, 40)

Bu uydurma ilâhlar –ister beşer olsun, ister ruhlardan, şeytanlardan veya meleklerden, yahut da Allah'ın emrine musahhar olan kâinat kuvvetlerinden bir kuvvet olsun– Rubûbiyet vasfından tamamen uzaktırlar. Rubûbiyet, sadece bir ve her şeyden üstün olan Allah'a aittir. Bütün varlığı yaratan ve yarattıklarından üstün olan ancak O'dur! Fakat çeşitli renk ve şekillerdeki cahiliyetin mensubu insanlar, birtakım şahıs veya yaratıklara isimler takarak onlara bazı sıfat ve özellikler izafe etmektedirler. Bu özelliklerin başında ise saltanat ve hâkimiyet gelmektedir. Hâlbuki Allah onlara ne hâkimiyet bahşetmiş, ne de herhangi bir salahiyet indirmiştir.

Hz. Yusuf, burada son ve en tesirli darbesini indiriyor, hâkimiyetin, saltanatın, itaat edilmenin diğer bir tâbirle ibadete liyakatin kime ait olması gerektiğini beyan ediyor: "… Hüküm vermek ancak Allah'a aittir. Kendisinden başkasına değil, O'na tapmanızı emretmiştir. Bu dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler!" (Yûsuf Sûresi, 40)

Hüküm vermek ancak ve ancak Allah'a aittir. Ulûhiyetin sadece O'na ait olması sebebiyle hüküm vermek ve hükümran olmak sadece O'nun hakkıdır. Hâkimiyet ulûhiyetin icaplarındandır. Hâkimiyette hak iddia eden kimse, ulûhiyetin ilk şartında Allah ile mücadeleye girişmiş olur. Bu kimse, ister bir millet, isterse bütün dünyanın meydana getirdiği âlemşümûl bir insan kitlesi olsun!..

Ulûhiyetin ilk şartı olan hâkimiyet üzerinde Allah'la mücadeleye giren ve kendine hâkimiyet izafe etmeye çalışan kimse küfre girmiş apaçık bir kâfirdir. Bu kimsenin küfrüne, dinin kat'î hükümler cümlesinden olarak, sadece biraz önce meâlini verdiğimiz âyetin hükmü dahi kâfi gelir. Böyle bir hak iddia etmenin çeşitli şekilleri vardır. Bu şekillerden herhangi birini kullanmak dinden çıkmak için kâfidir. Bir kimsenin Allah'a ait ulûhiyet vasfının ilk şartı olan hâkimiyeti kendine izafe etmesi ve böylece Allah'la mücadeleye girerek kâfir olması için muhakkak halka, "Sizin benden başka ilâhınız yoktur!" demesi veya Firavun'un yaptığı gibi "Sizin en yüce Rabbiniz benim!" gibi şeyler söylemesi şart değildir. O kimsenin Allah'ın Şeriatı'nı hükümsüz hâle getirmesi ve başka bir kaynağın kanunlarını tatbikata koyması yahut Allah'tan başka herhangi bir kimseye hâkimiyet hakkı tanıyarak onun söz sahibi olduğunu kabul etmesi...

Evet, sadece bu kadarı dahi kâfir olması için yeterli sebeptir. Hâkimiyet hakkı tanıyıp söz sahibi olduğunu kabul ettiği kimse bir millet veya bütün beşeriyet dahi olsa yine hüküm değişmez. İslâm nizâmında İslâm milleti kendi hükümdarını seçmek hakkına sahiptir. Fakat bunun kendi hâkimiyetleri mânâsına gelmesi düşünülemez. Hâkimiyet gerçek mânâsıyla Allah'a aittir!

Millete ve seçilen hükümdara düşen görev, Allah'ın hâkimiyet ve şeriatını tatbik sahasına koyarak hizmet etmektir. Aralarında Müslümanların da bulunduğu birtakım araştırmacılar hâkimiyetle, hâkimiyete hizmet etmeyi birbirine karıştırmaktadırlar. Hâkimiyet sadece Allah'a aittir! Bütün insanlar bir araya gelseler yine bu vasıftan kendilerine bir hak tanınamaz. Onların vazifesi Allah'ın hüküm ve şeriatını tatbik etmektir. Allah tarafından gönderilmeyen şeyler ise ne hüküm ne de şer'iyyet ifade eder. Hüküm ve meşruiyet ancak Allah'ın indirdiği şeylerdedir!..

Hz. Yusuf, hâkimiyetin sadece Allah'a ait olduğunu söylerken, bunun gerektirdiği önemli bir hususu da açıklıyor: "… Kendisinden başkasına değil, O'na tapmanızı emretmiştir!.."

Bu cümleyi, Kur'ân dilini bilen bir Arab'ın anladığı gibi anlayabilmek için sadece Allah'a karşı yapılması gereken ibadet kelimesindeki mânâyı iyi bilmek lâzımdır.

İbadet kelimesinin lügatteki mânâsı: İtaat etmek, boyun eğmek, kendisinin küçük olduğunu kabul etmek karşılığındadır.

İslâm'ın ilk devrelerinde bu kelime sadece lügat mânâsında kullanılmakta idi. O zamanlar bu kelimenin İslâm hükümlerini eda etmek anlamına gelen ıstılah mânâsı henüz mevcut değildi. Zaten bahis konusu olan âyet-i kerime nazil olduğu sıralarda henüz Müslümanların yapmakla mükellef kılındığı hükümler gelmemiş olduğundan bu kelimenin ıstılah mânâsı da bahis konusu olamazdı. Bilahare ıstılah mânâsı, lügat mânâsını ihtiva eder şeklinde vücut bulmuştur.

Kelimede kastedilen mânâ: Yalnız bir ve tek olan Allah'a tapmak, sadece O'nun huzurunda boyun eğmek ve yalnız O'nun emirlerine tâbi olmaktır. Bu emirler ister ibadetle ilgili olsun, ister ahlâkla, isterse şer'î kanunlarla... Bütün bu mevzularda sadece Allah'a tâbi olmak demek, Allah'ın yarattığı (mahlûka) karşı yapılmayıp sadece kendisine karşı yapılmasını emrettiği "ibadet"in yerine getirilmesi demektir.

İbadet kelimesinin mânâsını bu şekilde kavradıktan sonra, Hz. Yusuf'un niçin Allah'a ibadet etmeyi, Allah'ın hâkimiyetine bağladığını anlamış oluruz. Hâkimiyet Allah'tan başkasına tanındığı takdirde Allah'a ibadet etmiş, yani sadece O'nun huzurunda boyun büküp, O'nun emirlerine uymuş sayılmaz. Allah'ın bu hâkimiyeti ister insanlar ve mevcudat üzerindeki kesin icraatta, ister sadece insanların irade-i cüziyyeleriyle bağlantılı olan şer'î icraatta olsun hüküm değişmez.

Bir kere daha tekrarlamış olalım ki, hâkimiyeti kendisine izafe eden kimse bu hareketinden dolayı Allah'ın dininden çıkmış olur. Bu hüküm dinin kat’î emirlerindendir. Zira bu kimse artık sadece Allah'a kul olmaktan uzaklaşmış ve O'na şirk koşmuştur. Ayrıca, hâkimiyet vasfına sahip olduğunu iddia eden kimsenin, bu iddiasını kabul edenler de aynı şekilde küfre girmiş, yani kâfir olmuş olurlar. Bu kimseler, Allah'a ait olan hâkimiyeti başkasına tanımak, O'nun emirlerine tâbi olmak ve bu hareketleri kalben de benimsemek suretiyle Allah'ın dininden çıkmış olmaktadırlar. Bunlarla hâkimiyetini iddia edenlerin küfür ve şirkleri Allah'ın terazisinde aynı ağırlıktadır.

Hz. Yusuf, hâkimiyetin sadece Allah'a ait olmasının ve yalnız O'na ibadet etmenin dosdoğru din olduğunu da beyan ediyor: "… Bu, dosdoğru dindir!.."

Bu cümlede bir sınırlama vardır. Yani hâkimiyeti ve tapmayı sadece Allah'a tanıyan bu din tek dindir. Bundan başka gerçek bir din yoktur, demektir.

"… Fakat insanların çoğu bilmezler!"

Dini bilmemeleri, bu dosdoğru dine tâbi olmalarını engeller. Bir kimsenin bilmediği bir şeyi kabullenip ona iman etmesi düşünülemez. Dinin aslını ve mahiyetini bilmeyen bir topluluğun o dine bağlı olduğunu düşünmek ne akla ne de gerçeğe uygun düşer! Bu husustaki bilgisizlikleri, İslâm diniyle müşerref olabilmeleri için özür sayılamaz. Dini bilmemeleri, işin başından itibaren dinle müşerref olmalarına engel teşkil eder. Bir şeye inanmak, o şeyi tanıyıp bilmenin bir cüzüdür. Aklın da, pratiğin de mantığı budur. Hatta bu gerçek, mantığın da ötesinde son derece bedihi ve açıktır.

Hz. Yusuf bu veciz, aydınlatıcı ve berrak cümlelerle şirkin, putperestliğin ve cahiliyetin temelini çatır çatır sarstığı gibi, İslâm dininin ve ondaki inanç sisteminin esaslarını ortaya koymuş olmaktadır.

Kulun kula tapması şeklinde yeryüzünde tezahür eden bir putperestlik vardır. Kendi kendini tanrılaştıran kimseler, tanrılık iddialarını sağlama bağlamak için ulûhiyetin en özel vasfı olan Rab olmaya sahip çıkarlar. Yani kendilerinin emirlerine, prensiplerine, fikirlerine ve koydukları kanunlara halkın tapma derecesinde itaat etmesini isterler. Daha doğrusu, kendilerinin tapılmaya lâyık bir zat olduklarını kabul eder ve halkın tapmasını isterler. Bu isteklerini sözleriyle açıkça beyan etmemiş olabilirler. Onların fiilen bu isteklerini tatbikata koymuş olmaları dilleriyle ikrar etmelerinden daha kuvvetli bir delildir.

Bu tür putperestlikler, ancak içlerine gerçek dini ve berrak inancı yerleştirememiş olan toplumların kalplerindeki boşluktan istifade ederek meydana gelir. Hâkimiyetin sadece Allah'a ait olduğuna kalben inanıp fiiliyatta da bu inançtan ayrılmayan toplumlarda böyle bir şey bahis konusu olamaz. Çünkü hâkimiyetin yalnız Allah'a ait olduğunu müdrik bulunan toplum, sadece O'na kul olunacağını, hükümrana boyun eğmenin tapma sayılacağını, hatta tapmayı gerektiren şeyin hâkimiyet olduğunu bilir. [Fî Zilâli'l Kur'ân'dan yapılan nakil burada sona erdi.]

 

İnsanlık Uyanıyor

Dini devletten, devleti de dinden ayırmanın insanoğluna kâr yerine zarar getirdiği, zaman geçtikçe daha da iyi anlaşılmaktadır. Yaratılış kanununa da taban tabana zıt olan "Laiklik" putu bir gün gelecek yıkılacak ve tarihin çöplüğüne atılacaktır. Nitekim bu yıkılış ve atılış daha şimdiden başlamıştır; hem de dünyanın en medenî devleti sayılan İsviçre bir referandumla ve kahir ekseriyetle ve devletin dinden ayrılmasının zarar ve felaketten başka bir şey getirmediği gerekçesiyle Laik rejimi kaldırmıştır. Dünyanın diğer milletleri de bunun mücadelesini vermektedir. Bakalım her şeyi Batı gözlüğüyle gören ve her halükârda batıya bağlı olduklarını iddia eden bizim sağır kulaklar bu haberi ne zaman duyacaklar![1]

 

 

İSLAM ANAYASASI - CEMALEDDİN BİN REŞİD  رحمة الله عليه

 


[1] 4.3.1980 tarihli Tercüman; 4.3.1980, 8.3.1980 tarihli Milli Gazete.

 

 

 


RISALE

ZÄHLER

Heute 1712
Insgesamt 404416
Am meisten 5598
Durchschnitt 919